KLASİK TÜRK MÜZİĞİ

Başlangıcından XVI. Yüzyıl Sonuna Kadarki Döneme Ait K.T.M. Bestekarları

Türklerin kendilerine özgü kültür tarihi genel olarak "Altay Dönemi" ile başlar. M.Ö. üçüncü binden itibaren Altay-Türk kültürü, aynı zamanda Altay-Türk Müzik kültürünün de belirleyicisidir. Türklerin ilk dönemlerindeki müziğin yapısı, mitik ve epik karakterli, basit ama içten ve coşkuluydu. Kökleri tarih öncesine dayanan her müzik türü gibi Türk Müziği de başlangıçta çok az perdeli idi. Ezgiler belirli aralıkta iki ses üzerinde dolaşır dururdu. Kullanılan perde sayısı zamanla artıp, giderek üçe, dörde yükselerek dört ya da daha az perdeli müzik olan "mod öncesi müzik"in en ileri aşaması olan dört perdelik(tetratonik) oluşuma gelindi. "Şaman Müziği" denilen büyüsel-dinsel-törensel özelliği olan müzik, bağı(sihir)'nın bir yardımcısı ve uzun zamanlar bir zevk işi gibi değil, bir büyüleme aracı olarak kullanıldı. Uzun zaman sihrin etkisinde ve işlevinde olan müzik, örgütlenerek, kurumlaşarak Hun hakanlığında ilk "askeri müzik topluluğu" olarak "tuğ takımı" görüntüsü aldı. Bu dönemde, Türk müziği ses sistemi beş tam ses aralıklı (pentatonik) yapıya ulaşmıştır. Bu dönemin bir diğer özelliği, Çin ve İran müzik kültürleriyle etkileşimdir ki, bunda ve diğer kültürlerle olan karşılıklı etkileşimde özellikle İpek Yolu etkin ve önemli bir rol oynamıştır. Göktürkler döneminde Modal müzikte ilerlemeler olmuş, pentatonik yapı iyice belirginleşmiş, ses(perde) sayıları artarak ezgi genişlemiştir. Ezgi içindeki sesler(perdeler) geniş aralıklarla kullanılmıştır. Uygurlar döneminde müzik, Göktürkler dönemine göre her bakımdan çok daha gelişmiş, çok daha çeşitlenip zenginleşmiş olarak devlet, toplum ve birey yaşamının, din ve devlet törenlerinin, bayram, şölen ve eğlencelerin ve günlük yaşayışının vazgeçilmez ögelerinden biri haline gelmiştir. Plano Caprini 1246'da Batu Han'ın sarayında yapılan toplantılarda, Han'ın ancak müzik dinlerken oturduğunu söylüyor. Aynı gözlemler, ünlü gezgin Marco Polo'nun seyahatnamesinde de vardır. Moğol ordusunun savaştan önce hücum emri beklerken şarkı söylediği belirtiliyor. Batılıların Türk musikisini ısrarla Arap ve İranlılara mal etme çabalarına karşı Araplar da İslamdan önce önemli bir musikinin olmadığını, günlük yaşantı içinde yerine göre kullanılan bazı monoton ezgilerin bulunduğunu, bunlara "Hud'a" denildiğini, İbn-i Haldun, ünlü "Mukaddime"sinin "şarkıcılık ve musiki" bölümünde anlatır. İslam'dan sonra Arap dünyası imparatorluk yoluna ilk adımını atarken eski kültürlerle özellikle VIII. ve IX. yüzyıllarda eski Mezopotamya uygarlığının kalıntıları ile Türkleri karşısında buldu. Yeni ülkeler alınarak kültürel alışveriş sıklaştıkça, buralarda bulunan ve o yüzyıllara göre oldukça gelişmiş bir müzik sanatını tanımış oldu. Türklerin İslamiyeti kabulü yaklaşık IX. yüzyılın sonlarına rastlar. İslamiyetten önce büyük göçlerle Batıya taşınan bu eski kültür, oralarda bulunan kültürlerle kaynaşmış ve değişik musiki türlerinin doğmasına neden olmuştur. Türk Musikisinin kaynağı araştırmalarına kuvvetli ip uçlarıyla katılacak bir konu da, eski bir musiki aletimiz olan "Çeng"dir. "Gerek rebap, gerekse çeng'in sanıldığı gibi Arap ve Acem çalgıları olmayıp, Mevlana'nın öz yurdu olan Asya illerinden gelmiş olmaları çok dikkate değerdir. Bela Bartok; Macar müziğinde en esaslı vasfın beş sesli sistem olduğunu ve Çinlilerden çok Türk tesiri ile Volga-İdil Çeremislerinin ve Kuzey Türklerinin melodilerinin beş sesli vasıfları itibariyle Macar musikisine kaynak olduğunu belirtmektedir. Bu sistem Bering Boğazı kanalı ile Eskimo, Aztek, İnka müziğini, sistem, melodi ve enstrüman açısından etkilemiştir. Dolayısıyla Adnan Saygun "Beş sesli musiki Türk'ün musikideki damgasıdır" diyerek bütün dünyaya orijin bir hakikati ilan etmiştir. Türk müziği Abbasilerin sağladığı olumlu ortamın ardından, Karahanlı ve Gazneli egemenlikleriyle birlikte İslam dünyasına açılırken, Büyük Selçuklu egemenliğiyle ve bu egemenlik sayesinde gerçekleşen Büyük Türk göçüyle birlikte İslam  dünyasının tam içine girdi. Odağında yer aldı ve getirdiği yeni canlılık, devingenlik, çeşitlilik ve zenginliklerle bu dünyanın en etkin müziği durumuna geldi. Türk musikisinin kaynaklarına eğilirken, bilimsel araştırmalara, bu araştırmaları yapanların hayatına ve yazdıkları eserlere göz atmak gerekecektir. Çünkü ses sanatımızın yüzyıllarca işlenerek gelişmesine, matematiksel ve fiziksel kurallarla örülmüş sağlam temellere oturtulmasına bu insanlar yardımcı olmuştur. Bu ilim adamlarının başında ünlü Türk filozofu Farabi gelir.

» Farabi (870-950)

» Safiyüddin Abdülmümin Urmevi (?-1294)

» Abdülkadir Meragi (1353?-1435)

» Gazi Giray Han (1554-1607)

XVII.  Yüzyılda Türk Musikisi ve Bestekarları

Türk musikisinin büyük gelişme asrıdır. Bestekarlık ve icra çok ilerlemiştir. Müzikolojide 15. yüzyılda bırakılan çizgiye erişilemez, fakat değerli edvarlar daha yazılmaya devam etmektedir. En ünlüleri yüzyılın sonlarında genç bestekar Boğdan Prensi Kantemiroğlu'nun edvarıdır. Bu esere ekli olan ebced notası ile yazılmış yüzlerce saz eseri çok değerli malzeme teşkil eder.

» Hafız Post (1630?-1694)

XVIII.  Yüzyılda Türk Musikisi ve Bestekarları

XVII. yüzyılda Türk musikisinin gösterdiği büyük ilerleme, XVIII. yüzyılda da bütün hızı ile devam etti. Yetişmiş olan büyük bestekarlar klasik okulun bütün gereklerini yerine getirir ve geleneklere bağlı kalırken, yapmış oldukları bazı yenilikler ekleyerek, çok sayıda eser vermeye devam ediyorlardı. Bu yüzyılın ilk on yılı içinde dahi bestekar Itri'nin kişiliğinde "Klasik Dönem" zirveye ulaşmıştı.

» Itri (1640-1712)

» Nayi Osman Dede (1642?-1729)

» Zaharya Efendi (Mir Cemil) (?-1740?)

» Tanburi Mustafa Çavuş (1700?-1770)

» Tab'i Mustafa Efendi (1705?-1770?)

» Dilhayat Kalfa (1710-1780)

» Ali Nutki Dede (1762-1804)

XIX.  Yüzyılda Türk Musikisi ve Bestekarları

XIX. yüzyıl hem Doğu, hem de Batı dünyası için çok önemli bir zaman dilimidir. "Klasik Çağ" kapanmış, yeni anlayış ve geleneklere göre yeni sanat akımları gelişmiş, edebiyat, resim, musiki, heykel gibi güzel sanat kollarında bambaşka karakterde eserler ortaya konmaya başlanmıştır. Türk kültür hayatına 30-40 yıl gecikerekgelen bu akım en belirgin şekilde Türk musikisinde etkisini göstermiş, derin yankılar uyandırmış, yüzyılın ortalarından itibaren musiki sanatımızda "Romantik Edebiyat" doğmuştur.

» Numan Ağa (1750?-1834)

» Hacı Sadullah Ağa (1760-1854)

» Sultan III. Selim (1761-1808)

» Abdülbaki Nasır Dede (1765-1821)

» Kemanî Ali Ağa (1765-1770? - 1830)

» Abdürrahim Künhi Dede (1769-1831)

» Zeki Mehmed Ağa (1776-1846)

» Hammami-zade İsmail Dede Efendi (1778-1845)

» Şakir Ağa (1779-1840)

» Sultan II. Mahmud Han (1785-1839)

» Basmacı Abdi Efendi (1787-1851)

» Arif Mehmed Ağa (1794?-1843)

» Dellal-zade İsmail Efendi (1797-1869)

» Mustafa İzzet Efendi (Kazasker) (1801-1876)

» Suyolcuzade Salih Efendi (1806-1862)

» Haşim Bey (1814-1868)

» Tanburi Büyük Osman Bey (1816-1885)

» Kömürcü-zade Hafız Mehmet Efendi (?-1885?)

» Rıfat Bey (1820-1888)

» Zekai Dede (1825-1897)

» Nevres Paşa (1826-1872)

» Neyzen Salim Bey (1829-1884)

» Hacı Arif Bey (1831-1885)

» Nikoğos Ağa (1836-1885)

» Hacı Faik Bey (?-1890)

» Tanburi Ali Efendi (1836-1902)

» Mahmut Celaleddin Paşa (1839-1899)

» Neyzen Aziz Dede (1840?-1905)

» Medeni Aziz Efendi (1842-1895)

» Mehmet Celaleddin Dede Efendi (1848-1907)

» Şevki Bey (1860-1891)

XX.  Yüzyılda Türk Musikisi ve Bestekarları

XX. yüzyılın başından günümüze kadar geçen zaman dilimi içinde Türk Musikisi adına yapılmış olan gelişmeler, olumlu ya da olumsuz çabalar da dikkati çeker. 1936 yılında Ankara Devlet Konservatuarında biçim ve öğretim programı göz önüne alındığında, devletin bu işi ele almayacağı anlaşılmıştı. İstanbul'da denenen ve Türk Musikisi Konservatuarı olan Darülelhan, daha sonra başarısızlığa uğratılarak İstanbul Belediyesine devredilmiş ve kendi kaderine terk edilmişti. İşte bu sıralarda teknik bir gelişme olan "radyoculuk" da çok gecikmeden ülkemize girmişti. Aynı propaganda burada da etkisini göstermiş, Türk Musikisinin yayını buradan da yasaklanmıştı. Bu tarihlerde musiki tarihimiz için hayırlı bir gelişme oldu. Bu gelişme için, musiki sanatımızın ayakta kalmasını sağlamıştır diyebiliriz. 1938 yılında hizmete açılan Ankara Radyosu öğretim kadrosu, eğitim sistemi, sanatta disiplin anlayışı ve ciddiyet açısından bir konservatuar gibi hareket ederek, çağdaş bir anlayışla sanatkar yetiştirdi. Musiki icrasına yeni bir düzen verildi, nota kütüphanesi kuruldu, radyo arşivi oluşturuldu. Tek tip bir nota sistemi için, radyoevi içinde bir matbaa bile kurulmuştu. Bu çalışmalar tam verimli olacağı sıralarda çeşitli nedenlerle yarı bırakıldı. Ankara Radyosunun çalışma sisteminde bugün bile bu güzel anlayışın izlerini bulmak mümkündür. XX. yüzyıl Türkiyesine damgasını vuran, Türk'e Türk olduğunu hatırlatan, ülkemizi çağdaşlık düzeyine ulaştırmak için her türlü riski göze alarak bir seri "inkilap" yapan Atatürk elbette ki Türklüğe ait özellikleri ve Türk sanatını görmezlikten gelemezdi. Bu büyük insan her sanat dalında Türk'e has tüm izlerin silinmesini istemiyordu. O dönemde ortaya konulmuş olan resim ve mimari eserlerimizde bu düşüncenin izlerini bulmak mümkündür. Bu düşünceden hareket ederek tarih ve dil kurumlarını kurmuş, özellikle Türkçe'^nin yüceltilmesini her fırsatta dile getirmişti. Yukarıda da belirtildiği gibi Atatürk, uygarlık değiştirmeyi değil, milli varlıklarımızı çağdaş uygarlık düzeyine çıkartmayı amaçlamıştı.

» Kemani Tatyos Efendi (1858-1913)

» Kanuni Hacı Arif Bey (1862-1911)

» Rahmi Bey (1864-1924)

» Muallim İsmail Hakkı Bey (1865-1927)

» Ahmet Avni Konuk (1868-1938)

» Ahmed Efendi (Ahmed Irsoy) (1869-1943)

» Halid Lemi Atlı (1869-1945)

» Rakım Elkutlu (1869-1948)

» Suphi Zühdü Ezgi (1869-1962)

» Rauf Yekta Bey (1871-1935)

» Tanburi Cemil Bey (1873-1916)

» Bimen Şen (1873-1943)

» Hüseyin Sadeddin Arel (1880-1955)

» Mehmed Fahri Kopuz (1882-1968)

» Suphi Ziya Özbekkan (1887-1966)

» Sedat Öztoprak (1890-1947)

» Ali Rıza Sağman (1890-1965)

» Şerif Muhiddin Targan (1892-1967)

» Refik Fersan (1893-1965)

» Hafız Sadeddin Kaynak (1895-1961)

» Zeki Arif Ataergin (1896-1964)

» Şerif İçli (1899-1956)

» Münir Nureddin Selçuk (1899-1981)

» Neveser Kökdeş (1900-1962)

» Yesari Asım Arsoy (1900-1992)

» Selahaddin Pınar (1902-1960)

» Osman Nihat Akın (1905-1959)

» Ferit Alnar (1906-1978)

» Emin Ongan (1906-1985)

» Tanburi Ömer Altuğ (1908-1965)

» Mehmet Reşat Aysu (1910-1999)

» İsmail Baha Sürelsan (1912-1998)

» Selahattin İçli (1923-)

» Ferit Sıdal (1925-2001)

» Dr. Nevzat Atlığ (1925-)

» Alaeddin Yavaşça (1926-)

» Tarık Kip (1927-2000)

» Avni Anıl (1928-2008)

» Bekir Sıtkı Sezgin (1936-1996)

» Erol Sayan (1936-)

» Cinuçen Tanrıkorur (1938-2000)

» Selahattin Altınbaş (1939-2003)


Bu bölüm ve içeriklerde www.turkmusikisi.com sitesinden faydalanılmıştır.

A. Vurmalı Sazlar

1) Tahtalar

Çevgân (Askeri Müzik)

Kaşık (Halk Oyunları)

Çalpara veya Çengi Çubuğu (Köçekçe ve Tavşanca'larda)

2) Zilliler

Zil (Halile) (Tekke Müziği)

Mehter Zili (Askeri Müzik)

Hitit Sistrumu (Askeri Müzik.)

Zilli Maşa (Halk oyunları)

Parmak Zili (Eski ve yeni Raks Müziği)

3) Derililer

Kös Askeri Müzik

Davul Askeri ve Halk Müziği

Nakkare Askeri Müzik

Kudüm Tasavvuf ve Klâsik Müzik

Dâire Klâsik Müzik

Def Fasıl Müziği

Bendir Tasavvuf Müziği

Nevbe Tasavvuf Müziği

Darbuka Oyun havaları

4) Fırınlanmışlar

Cam Bardaklar Oyun Müziği

Kâseler Oyun Müziği

Fincanlar Oyun Müziği
B.Nefesli Sazlar

1) Dilliler

Zurna Askeri ve Halk Müziği

Mey Halk Müziği

Kaval Halk Müziği

Tulum Halk Müziği

Sipsi Halk Müziği

Çifte Halk Müziği

Arğul Halk Müziği

Düdük Halk Müziği

2) Dilsizler

Nefir Askeri Müzik

Kaval Halk Müziği

Ney Klâsik ve Tasavvuf Müziği

Girift Klâsik Müzik

Miskal Klâsik Müzik

Pîşe Klâsik Müzik

Mû Klâsik Müzik

Kara kamış Klâsik Müzik

Komuz Oyun Müziği

Garmon Mızıka ve Oyun Müziği

Hokkabaz Borusu Eğlence Müziği

Mizmar Klâsik Müzik
C. Telli Sazlar

1) Yaylılar

Iklığ Halk Müziği

Sînekeman Klâsik Müzik

Keman Klâsik Müzik

Rebab Tasavvuf Müziği

Klâsik Kemençe Klâsik Müzik

Karadeniz Kemençesi Halk Müziği

Ağaç Kemane Halk Müziği

Yaylı Tanbur Klâsik Müzik

Kabak Kemane Halk Müziği

2)Mızraplılar

Kopuz Askeri ve Halk Müziği

Kolca Kopuz Halk Müziği

Lâvta Oyun Müziği

Çeng ( Mugni) Klâsik Müzik

Tanbur Klâsik Müzik

Ud Klâsik ve halk Müziği

Kanun Klâsik ve halk Müziği

Santur Klâsik Müzik

Saz Ailesi

Cura Halk Müziği

Cura-Bağlama Halk Müziği

Bağlama Halk Müziği

Tanbura Halk Müziği

Dîvan (Meydan) sazı Halk Müziği

Tar Ailesi

Dombra Halk Müziği

Dotar Halk Müziği

Setar Halk Müziği

Asya Türkleri Müziği Çalgıları

Balaban (MEY) Halk Müziği

Gubuz Halk Müziği

Koray Halk Müziği

Sıbızgı Halk Müziği

Mazhar Halk Müziği

Gıçek Halk Müziği

Kılkopuz Halk Müziği

Rubab Halk Müziği

Nay Halk Müziği

Kemença Halk Müziği

7. Müzikoloji ve Bibliyografyası

Müzikoloji ve müzikolog, mûsikî bilimi ve mûsikî bilgini anlamında Türkçe'de 20.yy. başlarından itibaren kullanılan terimlerdir.(47) Bazı kaynakların söylediğine göre, 19.yy. sonlarında üç aydın Mevlevî dedesi, Yenikapı, Bahariye ve Galata Mevlevîhânelerinin şeyhleri CeLâleddin, Fahreddin ve Ataullah Dede-Ef.ler, mûsikîye hevesli gördükleri üç aydın genci (Rauf Yekta, Subhi, Zühdü ve Hüseyin Sadeddin beyleri), 17.yy.dan bu yana ihmale uğramış olan müzikoloji üzerine yeniden eğilip Türk mûsikîsinin ses sistemini "ilmî esaslara göre yeniden tedvîn"e yöneltmişler, onlar da, 15.yy. Muradname yazarı Bedr-i Dilşad'ın "sır olarak saklanması üstadlardan vasiyet olduğu için esasım açıklayamayacağım, ama aklı olanın biraz uğraşırsa bulabileceği" ni belirtip sadece düzen-i muhalif olarak adım vermekle yetindiği "bir oktavda 24 eşit olmayan aralıklı ses sistemi"nin nasıl elde edilebileceğini bulmak için48 çalışıp çabalamışlar ve —aralarında sonradan çıkan ciddî görüş ayrılıklarına rağmen— Türk mûsikîsinde bugün (60 yıldır) kullanılan sistemi keşfetmişler. Bu keşif, Türk mûsikîsinin en mükemmel ve "ilmî" sistemi olduğu gibi, bu zatlar da modern Türk müzikolojisinin kurucusu ve en büyük isimleriymişler.

Bu makâlenin Giriş kısmında yer alan tarifte, Osmanlı mûsikîsinin Türk mûsikîsinin bir bölümü olduğu, gerek tarihinin, gerekse sistem ve karakterinin Türk mûsikîsinin tarih, sistem ve karakterinden ayrı mütalaa edilemeyeceği belirtilmişti. İşte, yüzyılımız başlarında Batı'dan —onların literatüründe de fazla eski olmayan — müzikoloji'yi almadan önce kullandığımız terim 'ilm-i edvar, bu ilmin de İslamî kültür dairesindeki kurucusu ve en büyük ismi Ürmiyeli Safiyüddîn Abdülmü'mîn'dir (Ö.1294). Türk, Arap ve Fars mûsikîlerinin dayandığı nazarî sistemi, ilmin ulaşabileceği en açık ve sağlam şekilde açıklayan Kitabu'l-edudr'ı ile (Nuruosmaniye, 3.153) Risaletu'ş-şerefiyye fî'n- nisabi't-te'lifîyye'si (D.T.C.F. Küt. 3.410), hiçbir çağda, hiçbir sistem teklifiyle aşılamamıştır.(49) Safiyüddîn'le birlikte 'sistemci okul'u meydana getiren en yakın izleyicileri, Şîrazlı Kutbüddîn (1236-1311), Meragalı Abdülkaadir (ö. 1435), Mübarek Şah (Kitabu'l-edvar şerhi tarihi 1375). Hızır b. Abdullah, Dilşad, Ladikli, Kantemir, Hızır Ağa, Nasır Abdülbakî Dede [Tedkîk u Tahkik ve Tahrîriyye, her ikisi de 1794 tarihli ve Süleymaniye, Nafiz Paşa l.242'de). Haşim, İsmâil Hakkı ve Ali Rifat Bey'ler, bazı ilavelerle hep onun öğrettiklerini şerh veya tercüme etmişlerdir. S. Ezgi (1869-1962). Rauf Yekta (1871- 1935), Kazım Uz (1872-1938). H.S. Arel (1880-1955). E. Karadeniz (1904-1981) ve K. İlerici (1910-1986) tarafından 19.yy. sonlarından itibaren yayımlanan nazariyat çatışmaları ise, Safiyüddîn'in sistemine gerçekte birşey ilave etmemiş olmak bir yana, yeni sistem teklifleriyle konuyu karışıklığa da sokmuşlardır.(50)

Bu makâlenin 4.no.lu dipnotu ile ekli küçük sözlüğün Ses Sistemi maddesinde de kısmen işaret edildiği gibi, sadece büyük Sanatkârların icrasında bütün güzelliği ortaya çıkabilen bir şahsî üslup ve ifade müziğinin, nasıl bir ses sistemine dayandığının aranıp hiçbiriyle tatmin olunamamış olması; insan beyni ve onun en karmaşık ürünlerinden olan enerji gibi, güneş gibi, imkanlarının ancak en küçük bir kısmından istifade edilebilen bir ses malzemesiyle karşı karşıya bulunulmasındandır.(51) Bugün kullandığımız Batı notasının imkanlarına göre, bir makam dizisinde arızalı (diyez veya bemollü) notalarla göstermek zorunda olduğumuz dereceler, aslında arızalı nota değil, o makama mahsus melodik seyir dışında da o makamın, kendisine mahsus çeşnisini tattırabilen sabit perdeleridir. Mesela Hüzzam, Karcığar, Süznak makamları dizisindeki Mi notası hep aynı (4 komalık) bemol işaretiyle yazıldığı halde, bu makamların çeşnisi her üçü için de ayrı perdeler basılmakla verilebilmektedir; hatta aynı makamdaki bir eserin değişik yerlerinde dahi —başka bir makama geçki söz konuşu olmaksızın— aynı nota için farklı perdeler basılması gerekebilmektedir. İslam tasavvufunun Batının felsefe'siyle izah veya tefsiri nasıl mümkün değilse, Türk mûsikîsinin de Batı notasıyla yazılması öyle mümkün değildir. Yazılır, ama yazılan, bin renkli bir tablonun kurşun kalemle kopyası gibi olur; zira Türk mûsikîsi, Batı mûsikîsi gibi bir arıza mûsikîsi değil, bir perde mûsikîsidir.(52)

Bu tür özellikler göz önüne alındığında, gerçekçi olabilecek tek yol; Tarentum'lu Aristoxenes'ten (M.Ö.4.yy.) itibaren söylendiği gibi, mûsikînin —ses, çalgı ve notadan önce— bir de metafizik yönü olduğunu, bunun en başta müzik kelimesinin, kökü olan Yunanca'daki "perilerin dili" anlamından geldiğini, insan duygu ve kulak zevkinin sadece fizik verileriyle çözümlenemeyeceğini anlamak ve nazariyatın, birtakım sayı ve oranları uygulamaya empoze etmek yerine, açıklayamadığı noktalarda geri çekilmesi gerektiğini açık yüreklilikle kabul edebilmektir. Esasen modern bir bilim dalı olan Etnomüzikoloji'de takib edilen ana ilke de budur.

Osmanlı mûsikîsinde 600 yıl boyunca, ilk yazılı kaynak(olan Hızır b. Abdullah'tan R. Yekta Bey'e kadar, irili-ufaklı, önemli-önemsiz pek çok eser (nazariyat kitapları, bunların tercüme ve şerhleri, güfte antolojileri, nota mecmuaları, mûsikî-kozmoloji ilişkileri, çalgı yapımı vs.) yazılmıştır. Büyük bir kısmı yabancı kütüphânelerde, mikrofilmlerde veya şahsî arşivlerde bulunan ve maalesef hemen hiçbiri bugünkü Türk alfabesine çevrilmemiş olan bu eserlerin, sadece en önemlilerini almaya çalışacak bir bibliyografya listesi dahi, bu makâlenin tümüne yakın yer tutar. 

Dipnotlar :

1) Üstad Yahya Kemal'in Osmanlı mûsikîsinden "İstanbul mûsikîsi" olarak bahsetmeyi tercih edişi ise, İslam kültür dairesine giren sanatların tümünü teknik mükemmelliğin ve zarafetin zirvesine çıkarmış olan sanat payitahtına atıftır ki, şairin konuya daha çok bir sanat tarihçisi gözüyle bakma eğiliminde olduğunu sezdirmektedir.

2) Türkler H un iken de, Osmanlı iken de müzik diye sadece müziği bilmişler, ya 'nevbet urmuşlar' (davul-zurnalı savaş veya meydan müziği yapmışlar), ya 'çağırgı köğlemişler (şarkı söylemişler) ya da 'kobzaşmışlar' (saz çalmışlar) di. " Şehir adlarına bağlanarak "Erzurum Divanı", "Urfa Divanı", "Elazığ Divanı" denen klâsik güfteli bestelerle 'Konya Peşrevi' gibi saz süitleri, bugün 'klâsik' denen ney, kudüm, ud, kanun vb. sazlarla icra edilirdi.

4) Tiyatro sanatçısı N.Özdoğru, "Dede'yi. Itrî'yi, Hafız Post'u billura benzetebiliriz: duru, temiz, yoğun, ışıl ışıl ... ... Ufalır. ufalır, ufalırsınız billur tanesinin içinde; sonsuzda kaybolursunuz diyor (Türk Mûsikîsini Sevmeliyiz, Milliyet gaz.. 8.12.1971).

5) Değil, çünkü tâ Uygurların ayalgu denen nota yazısından itibaren geliştirilmiş pek çok nota sisteminden hiçbirine fazla itibar etmemiş olan Türk mûsikîcileri, eserlerinin notasını amaçlı olarak yazmamışlar, duygu ve üslubu kağıtlara değil, anlayanların kulak ve ruhlarına emanet etmeyi tercih etmişlerdir. Yani "nota bilmez" değillerdi, ancak bazı Batılı orkestra şeflerince de ifade edildiği gibi "müziğin nota kaydında yazmadığım" bildiklerinden, eserlerini yazmaz, öğrencilerine kesinlikle notadan icra yapamazlardı. Tıpkı eserlerinin notasını tam olarak yazmayıp içi boş nota başlarıyla bırakan ve Öğrencilerine bizzat meşk eden Büyük Couperin'le (1668-1733), l7.l8.yy. İcrâcılarının özellikle ağır bölümleri melodik ve ritmik eklemelerle bozarak çalma alışkanlıklarından bizar olup Noel Konçertosu'nun (op.6, no.8) (1714) 4/2 Grave kısmının başına "ne görüyorsanız onu çatın" anlamında "arcate sostenute e come sta" uyarışım yazmak zorunda kalan Corelli gibi. Nitekim, solo icranın ve dolayısıyla doğaçlamanın ağır bastığı Jazz ve Flamenco gibi müziklerin de notası yoktur. Bu yüzden, sonradan yazılmış olan klâsik Türk mûsikîsi notalarının "aslına uygun" (yani Bestekârın okuduğu veya çaldığı şekilde) olduğu hiç iddia edilemez. Batılılara özenerek nota denen kağıtlara bakıp "bildiğimiz gibi" icra ettiğimiz müzik, buzlu bir camın arkasından duygu yordamıyla hayal-meyal sezinlediğimiz bir mimari, veya — fili elleyip tarife çalışan körler gibi— kendi zevk ve idrak seviyemizin izdüşümü olan bir müziktir. Türk Mûsikîsini sadece büyük icracılar elinde güzel (dolaylıyla maalesef çok defa çirkin), ama her zaman çok güç ve kaygan gösteren özellik budur.

6) Türklerin koro halinde şarkı söylemeyi sevmediklerini, folklor derlemesi amacıyla Adnan Saygun'la birlikte Anadolu'yu gezen Bela Bartok da belirtmiştir (Türkiye'de Halk Türküleri Derlemeleri, Filarmoni. S. 13. Ank. 1949).

7) Tanzimattan bu yana içine düşülen Batı taklitçiliği hastalığına bağlı olarak, kilise veya opera korolarına özenen 40-50 kişilik ünison  korolarla bunlara eşlik eden 20-30 kişilik saz heyetleri (her bir saz türünden 6-7'şer adeti) ve orkestra şeflerine özenip bu kaçınılmaz kakofoni korolarının önünde el'kol sallayan şefler, Türk mûsikîsinin başına 1940'lardan itibaren musallat olmuşlardır.

8) Sadece iki misalle yetindim: klâsik Türk tanbur ekolunun kurucusu, büyük Bestekâr Isak Fresco Romano'nun Musevi oluşu, birçok usta Tanbûrînin bulunduğu III. Selim sarayında padişahı hocalık etmesi için mahzur teşkil etmiyordu. Yine III. Selim'in, Osmanlı mûsikîsi için en pratik nota yazışı araştırması teşvikinin birincisi -padişah gibi Mevlevi olan Nasır Abdülbaki Dede'nin rekabetine rağmen- Hampartsum Limoncuyan, yani bir Ermeni olmuştu. 

9) Zaharya, İsak, Nikoğos, Andon, Vasil, Tatyos, Bimen, Yorgo, Nubar gibi büyük besteci ve icracılarla Uzunyan, Baron, Manol, Onnik gibi büyük saz yapımcıları bir tarafa, Türk müziği, bugün elde mevcut klâsik eser notalarının hemen tamamım Ali Ufki, Kantemir, Hampartsum, Mandoli ve Hancıyan gibi, Osmanlı kültürünün hayranı yabancı ve azınlık mûsikîcilerinin himmetine borçludur.

10) Özellikle müzik aletlerinin milliyet, taşıdıkları ismin dil köküne göre tayin edilseydi, Zil, Zurna, Saz ve Keman'a eski İran, Gitar(ar ve Kanuna eski Yunan, kökü Sanskritçe tap onomatopesine kadar uzanan Davul' a eski Hint, Piyanoya da İtalyan çalgısı dememiz gerekirdi.

11) Mesela, Arap mûsikîsi nazariyatında kullanılan 'tik arba'' teriminin aslı "dik arpa"dır (bkz. H.S. Arel. Türk Mûsikîsi Kimindir. İst. 1G69. s. 38): başarif peşrevler", El-Çalgı Bağdadî "Bağdad Saz Heyeti", makamçi (makamcı) ise "gazelhan" demektir.

12) Mesela: der-makam-ı Geveşt, usuleş Devrikebir, vezn-i sagir, Kantemir'in, veya Ferahnak makamına, Ağır Çenber ikaa'ında Murabba, Şakir Ağa'nın; Meyl ider bu husn ile kimi görse eygülfem seni (Güftesi: Mardinî Mahmut Ef.), vdl.

13) Tatar, Kırım Hanı II. Gazi Giray'ın Osmanlı mûsikîcileri arasındaki adıdır.

14) Bu konuda çok sayıda örnek Baron d'Erlanger'nin La musique arabe'ında, Salim al- Hulw'un al-Muvashatat af-Andalusia'sında (Beyrut. 1960) ve Muhammed Kamil al' Hulayî'nin Kitabu musiqi al-sharqi' sinde (Kahire. 1904) mevcuttur.

15) Bizanslı tarihçi Menandros, Historia de Abaris (Avar Tarihi)'inde Romalıların, Asya orduları ile her temasta, gök gürültülerine karışan vahşi hayvan kükreyişleri gibi boğuk ve müthiş gürültülü yığınla davulun sesiyle önce şaşkına döndüklerini, sonra perişan olduklarım söyler (Gazimihal. Mûsikî Sozlüğü. İst. 1961, Davul maddesi).

16) İtalyan edibi rahip Giambatista Toderini Letteratura Turchesca başlığı ile 1787 yılında Venedik'te yayımlanan üç ciltlik hatıratında, "Bayram, donanma, hanım sultanların doğum yapmaları vb. şenlik günlerinde mehter takımının ahengi gerçekten ihtişamlı" diyor. (C.I, Bl. VI. s. 239).

17) Evliya, d'Ohsson ve Hammer'den başka Şükrullah, Behcetu't-tevarih: Aşık Paşazâde, Tevarihi Âli Osman: Nişancı Mehmet Paşa,Tevarihi Âli Osman; Dursun Bey, Tarih-i Ebulfeth bu konudaki başlıca kaynaklardır.

18) Fatih nevbet'in ayakta dinlenmesi adetini kaldırmış, ancak yerine şehrin çeşitli yerlerindeki Nevbet hânelerde günde iki defa (seher ve yatsıda) nevbet vurulmağı kanununu getirmiştir.

19) Bu terimin, denizde bata-çıka giden perdeayaklı Karabatak kuşuna benzetilerek konmuş olduğu tahmin edilebilir.

20) Başlangıcından bugüne Türk askeri mûsikîsi tarihini anlatan Gazimihal'in eserleri ile, Pakalın'ın sözlüğündeki ilgili maddeler. Farmer'ın  Turkish Influence in Millitary Music (Londra 1950) ve elde mevcut başlıca mehter havaları notalarım, Ali Ufki ve Kantemir'den naklen veren H. Sanal'ın Mehter Mûsikîsi (İstanbul 1964), bu konudaki en değerli çağdaş çalışmalardır.

21) IV. Mehmed'in Viyana büyükelçisi Kara Mehmed Paşa şehre büyük bir mehter takımı eşliğinde girmekle kalmamış, oturduğu Leopoldstadt'ta Viyanalılara her gün mehter konseri dinletmişti. II. Frederik'in emir subayı Baron von der Trenck de, 1741'de Avusturya'nın Osmanlılara karşı kurduğu "vahşîler" birliğinin basında Viyana'ya girerken, askerin önünde 4 zurnacı, 4 borucu ve 4 zilciden oluşan bir mehter takımı yürütmüş, bununla Viyanalıları büyülemişti. (Dr. Uwe Harten, Alla Turca'Turkish Elements in Music, The Turks and what they left to us, Aus österreichs Wissenschaft, Viyana 1978. ss.82-84). Aufden Spuren der Türken yazarı Georg Schreiber, "Bugün hala asken bando takımları meydanlarda konser veriyorsa, bunu şimdi artık unutulmuş olan, Trenck'in yeniçeri taklidi pandurlarına özenerek yapmaktadırlar" diyor (Türklerden Kalan, çev. E.Nermi. ist. 1982. s. 309).

22) Bando kelimesinin Mehterhâne ile ilginç bir kader birliği vardır: 2000 yıllık Türk askerî mûsikî kurumu olan Mehterhâne, Batılılarca kopya edilmesinden sadece 100 yıl kadar bir sure sonra Türkler tarafından lağvedilip yerine nasıl Batı taklidi bir müzik kondu ise, 18.yy.da İtalyanca'ya banda şeklinde girmiş olan (tabl u bend deyiminde geçen) sancak anlamındaki bend kelimesi de, bando şeklinde —yani yine Batı kılığında — Türk dilline geri dönmüştür (Fetis. La musique mise a la portee de tout le monde, Paris 1860.s.298).

23) İstanbullu Zilciyan ailesinin 1623'tenberi yapıp bütün dünyada Türk zilleri olarak meşhur ettiği rakipsiz ziller ilk defa ünlü Alman kemancı-bestecisi Strungk'un 1680 tarihli Esther operasında kullanılmıştı. Paris Opera orkestrasında da bu ziller kullanılmaktadır. Alman ve Avusturyalılar I. Dünya Harbinde ordularının önünde Schellenbaum (felek) adlı mehter çevgânlarını yürüttüler. Özetle, mehter kaldırılmış, ama ne köy düğünleriyle pehlivan güreşlerinde,yaşayan davul-zurnası, ne de dünyaca benimsenen hatırası silinememiştir.

24) Asit hâne adı verilen büyük programlı Mevlevihânelerin eğitim bölümü olanına matbah-ı şerifte pişirilen yemek değil, derviş, yani insandı.

25) Mevlevi âyinlerinin notaları, müzikolog Rauf Yekta Bey'in. Dr. Subhi Ezgi, Zekaî Dedezâde Hafız Ahmed Ef. ve Bestekâr Ali Rıfat Çağatay'la birlikte yayımlamaya başladığı. 1939'da İstanbul Konservatuarı yayını olarak 13 cilt halinde çıkan Mevlevi Âyinlerinde, ayrıca Sadettin Heper'in Konya Turizm Derneği yayını olarak çıkan Mevlevî Âyinleri'nde (Konya. 1979) bulunabilir.

26) Genel anlamda olanını "müzik" şeklinde Fransızca'nın "musique" inden, askerî anlamda olanını da "mızıka" şeklinde İtalyanca'nın "musica"sından alıp Acemce'nin "saray" anlamındaki "hümâyun"'una eklediğimiz şu garip terim izdivacı bile, çağdaş dil kültüründen ne anladığımızı göstermeye yetecek veciz bir misal değil midir?

 27) Yediği darbelerin çoğu, ya kısmen tanıdıkları Batı kültürünün, yahut devrimciliğin cezbesiyle dengesini kaybeden (çoğu da' Giriftzen Asım Bey'in Oğlu Mûsa Süreyya gibi ünlü mûsikîcilerin oğlu olan) kendi müntesiplerinden gelen Türk mûsikîsi bir devlet konservatuarında öğretilme İtibarına, yeniden, 1975'te, aradan yarım yüzyıl geçtikten ve tabiî —birçok alanda olduğu gibi— çok şey kaybolduktan sonra kavuşabilecekti.

28) Kantemir'in tanbur hocası Angell (Ö.1690), Enderun baş hânendesi, Bestekâr Taşçızâde Receb Çelebi (Ö.1701) ve Mevlevi derviş İsmâil Şeyda (Ö.1859), cariyelere evlerinde ders vermekle görevlendirilen Enderun hocalarının en ünlülerindendir.

29) Müessese olarak Selçukluların Nevbethâne, Osmanlıların Mehterhâne adıyla geliştirecekleri Hun askerî bandosunu, Ortaasya'nın saman/ozan ve kopuz mûsikîsini ferdî değerler olarak da Farabî, Safiyüddîn, Kutbüddîn, Meragî ve Zeynelabidin gibi büyük icracıları hatırlatmakla yetiniyoruz.

30 ) Son zamanlarda yayımlanan makâle veya ansiklopedi maddelerinde, Osmanlı mûsikîsinin gelişme safhaları ya yüzyıllara göre (14 ila 19. y.y) veya ön-klâsik, klâsik, romantik vb. dönem veya ekollere ayrılarak incelenmiştir. Ancak her iki metoda da mûsikî meselesinin, ele alınan yüzyıl veya dönemin siyasî-iktisadî-sosyal şartlarıyla birlikte —hem sanat tarihçisi, hem de Kantemir'in kendi Osmanlı tarihinde yaptığı gibi bir tarih felsefecisi gözüyle— sebep-sonuç münasebetleri içinde değerlendirme ve sentezi yapılamamış; o yüzyıl veya sanat döneminde yaşamış Bestekârlarla mûsikî yazarları hakkında kısa biyografik malumat ve eserlerini sıralayan listeler tanzimiyle yenilenmiştir. Yabancıların meseleye yaklaşım tarzı ise bundan çok farklıdır. Princeton Üniversitesinde Türk Dilleri doçenti/müzik nazariyatçısı/kudümzen Valter Feldman'ın, 1987 (İslam Dünyası Festivali münasebetiyle yayımlanan 'Maqam' adlı kitapçıktaki Türk- Osmanlı Mûsikîsi başlıklı makâlesi, küçük hacmi içinde, konuyu "makam/form teorisinin tarih içindeki gelişmesi, mûsikî repertuarının sarayın teşvikiyle zenginleşmesi ve Enderun-Mehterhâne -Mevlevihâne üçlü intikal zinciri" tarzında üç temel açıdan ele almaşı bakımından önemli bir örnektir.

31) Bu bazı farklarla  Batı mûsikîsi için de böyledir.

32) Mevlidi 16. yy. sonu Sanatkârlarından Bursalı Sekban bestelemiş, ondan Übeyd Ef. (ö. 1656), ondan Mevlidî Osman Ef.. ondan da Elhac Mustafa Ef. (ö. 1720) öğrenerek okuma iznini almışlar (Gazimihal. Bursa'da Mûsikî, Bursa 1943. ss. 12.13.15). böylece usulsüz olduğu için notası da yazılamayacak olan bu muhteşem eserin nesilden nesle intikalini sağlamışlardı.

33) Yavuz son nefesini Tebriz'den getirdiği büyük Sanatkârlardan olan nedimi hafız Bestekâr Hasan Can Çelebi'nin kolları arasında vermiştir.

34) Y. Erdener. Halk Türküleri Koro için, Çoksesli Hale Getirilmeli mi?. Kültür Bakanlığı l. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri. Ank. 1977. C.III. ss. 199-230. .

35) Bunlardan Behram Ağa, Han Can ve Emîr-1 Hac'ın mehter peşrevleri, Ali Ufkî ve Kantemir tarafından notaları yazıldığı için zamanımıza ulaşabilmiştir.

36) Çeng adlı eski Türk harpini çalan. 

37) Kopuz ailesinden altı telli mızraplı sazı çalan.

38 Bk2. Prof. Bedrettin Tuncel. Dimitrie Kantemir ve Türkler. UNESCO Türkiye Millî Komisyonu yayını. Ank. 1975. ss 40-41.

39 Rıza Ef.'den (1780-1852) Önce kemani olarak bilinen Ahmed Çelebi (Kantemir'in hocası ve 1779'da ilk sîne kemanını saraya safın aldırtan Sanatkâr), İsmâil Ef., Cafer Ağa, Corci, Hızır Ağa Miron, İzak, Todori, Haropartsum, İbrahim Ağa ve Ali Ağa gibi Sanatkârların hepsi aslında 'sînekemanî'dir: Batının "viola d'amore"sl olan bu saz Osmanlı mûsikîsine bugünkü violon'dan çok önce, 17. yy. sonralarında girmişti. (bkz. A.N.Oran. Keman ve Türk Mûsikîsin Mûsikî Mecmuası. S. 314. Aralık 1975. s. 8).

40 Yenilikçi padişahı yabancılara sevimli gösteren özentilerinin gelecek için tehlikeli sonuçlarından, Prens Klemens von Metternlch-Winneburg ve Adolphe Slade gibi yabancı yazarlar da hatırat, ve mektuplarında bahsetmişlerdir.

41) Şarkı formundaki eserlerin çoğalması, klâsik fasıl şemasında da değişikliğe sebep oldu ve önceleri klâsik fasılda Ağırsemâî ile Yürük semâî arasına —yine ağırdan halife doğru bir sırayla— yerleştirilen şarkıların 20. yy. başlarından itibaren ağır basmasıyla, klâsik büyük formlu eserleri de devreden çıkaran Fasıl, Ağır Aksaksemâi (10/4) ve Ağıraksak (9/4) ile Yürükaksak (9/16) arasında değişen usullerle bestelenmiş şarkıların aranağmelerle birbirine bağlandığı, def vuran bir hânende tarafından yönetilen, icrasında da irticali ses ve saz varyasyonlarının caiz olduğu bir tür eğlence müziğine dönüştü.

42) Bazı sözlük ve ansiklopedilerde Hacı Arif Bey'den "neo-klâsik" olarak sözedildiği, "Romantik veya Neo-klâsik Ekol" diye başlıklar konulduğu görülmüştür. Oysa Arif Bey bir romantiktir, ama neo-klâsik değildir (romantizmle neo-klasisizm birbirlerine "veya" bağlacı île bağlanabilecek anlamdaş terimler değil, apayrı şeylerdir). Neo-Klasisizm — romantizmin aksine— bir devir de değildir, ekol de: sadece bir estetik kavramı ve heyecanıdır. Mesela Weber'le Schubert romantik esprili, ama klâsik formludurlar: aynen Vasıf ı besteleyen Zekaî Dede ile Tanbûrî Ali Ef. gibi. Romantik bir besteci olan S. Z. Özbekkan (1887-1966). Fuzulî, Nabî. Nefî ve Nev'i'yi bestelediği Beste ve Semâîleriyle dinî parçalarında neo-klâsiktir. Çağdaş bir besteci olan M.N.Selçuk da "Ruhsarına aybetme nigah ettiğimi" ve "Aheste çek kürekleri, mehtab uyanmasın" gibi eserleriyle neo- klâsiktir, ama romantik değildir, çünkü o çağ bitmiştir. Stravinsky dahi, olgunluk çağı eserlerinde (Debussy. Ravel. Honegger ve Prokouev gibi) yeniden neo-klâsik olmuştu. Fransız müzikologu Andre Coeuroy, "Bu gelişme tabiîdir, Inkılabçı sakinleşince kaynağa döner" diyor (Larousse de la Musique. Paris 1957. C. II. s. 101.)

43) Cemil'in aynı zamanda didaktik olan son derece akıcı, dinamik ve çağdaş anlayıştaki müzik icrası ortada durup durduğu halde, Türk mûsikîsinde yaklaşık 30 yıldan beri hüküm süren uyuşuk ve gitgide bayağılaşan "sesi mıymıy, sazı tımtım" icranın sebebi, eğitimsizliğin sonucu olan kültürsüzlük ve sevgisizliktir.

44) Farsça anlamdaşı saz dışında, diğer bütün dillerde çalgı'nın karşılığı mûsikî aleti demek olan iki kelimeden meydana gelir (ing.. musical instrument, Ar. el'alet el-musîqî, vs. 'Çalgı aleti' demek bu yüzden yanlıştır; saz'ın ise Farsça'da, çalgı dışında birçok değişik anlamı vardır.

45) Tanbûri İsak'ın öğrencisi Zeki Mehmed Ağa'nın, hacca gitmeden önce vedalaşmak üzere gittiği İstanbul kadısı ve Anadolu kazaskeri müderris Arif Ef.'den. "Hacca gidiyorum, orada saza tövbe edeceğim ve bir daha çalmayacağım" demesi üzerine, "Çal evladım çal, Arafat'ta bile çal." cevabını aldığı anekdotu ünlüdür.

46) Bkz. H.G.Farmer. Turkish Instruments of Music... (önsöz)  Longwood Press, Portland (ABD) 1976.

47 Müzisyenliğin ne eğitimi, ne de çilesi île pek ilgileri olmadığı halde, mûsikî üzerine sözlük, metod veya birkaç yazı yazmış, konferans vermiş, tercüme yapmış kişilere —eğer dostumuz iseler— hemen müzikologluk (veya en büyük koro şefliği) payesini verme hevesinde oluşumuz (sazının tekniğini iyi-kötü yenmiş, biraz da akrobasiye merak edenleri hemen virtüöz yapıvermemiz gibi), kendi aletlerinde anlam ve disiplinleri belli olan bazı terimlerin, başka dillere geçerken sadece uyruklarım değil, kan grubundan göz rengine kadar şahsiyetlerini de tamamen değiştirebildiklerinin kanıtıdır.

48) Yani, Türk mûsikîsi ses sisteminin bir oktavda kaç perdeye dayandığını araştırmak değil, "kazıyye-i muhkeme" olarak kabul ettikleri 24 aralığı bulmak için.

49) Bkz. Y. Tura. Türk Mûsikîsinin Mes'eleleri. Pan Yayıncılık. İstanbul 1988. ss. 174- 204.

50) Bu makâlenin yazılma amacı, Osmanlı mûsikîsinin dayandığı nazarî sistemin tartışması olmadığı için, sözü edilen yeni sistem tekliflerindeki boşlukların açıklamasına burada girilmeyecektir. Bir önceki dipnotunda verilen eserin ilgili bölümlerinin incelenmesinden ortaya çıkacak gerçeklere ilave olarak şu kadarını belirtmekle yetindim ki, Türk mûsikîsinde bugün kullanılan Arel-Ezgi sisteminde arıza işaretlerinden makam tarif ve tasnifine, usullerden donanımlara kadar pek çok konuda cevapsız bırakılmak zorunda kalınan noktalar vardır.

(51) Atomaltı parçacıklarını incelerken nasıl incelenenle inceleyenin özdeşleşmesi gerekiyorsa, bir tür elektronlar savaşı olan Türk mûsikîsinin mikro entervallerini inceleyebilmek için de, bu minik aralıklarla adeta özdeşleşmek gerekir.

52) Arel-Ezgi sistemi, paletinde siyah ve beyaz gibi sadece iki ana renk bulunan Batı dizisini Türk mûsikîsine uygulamak isteyen bir üniformalaştırma (temperament) teklifi olduğu için gerçek dışıdır.

Kaynak: www.turkmusikisi.com